Pelerinsiz Yazarlar » Alp İÇÖZ » Kalemim Gözyaşlarımla Kucaklaşırken

resimKonu
 

Merhaba...

 

Bilirsiniz, başlangıçlar her zaman zordur.  Gökyüzüne fırlatılan bir roketin yükselip yörüngeye oturması ya da çok uzaktaki bir hedefe oku fırlatacak olan bir yayın gerilmesi sırasında ne kadar çok enerji harcanıyorsa, bazen önünüzde duran bembeyaz bir kağıtta ya da bilgisayar ekranında ilk yazınıza başlamak için de o kadar enerji gerekebiliyor. Kimi zaman bir sanatçının bir eser ortaya  çıkarması hamile bir kadının doğum yapmasıyla eşdeğer olaylar haline gelebiliyor. Hem duygusal yoğunlık hem de harcanan güç bakımından. Bir anne için yavrusu neyse, bir sanatçı için de eseri odur.

 

Bu yeni oluşturulan sitedeki ilk yazımda, ne yaşamı çok sık başlangıçlar ve mücadelelerle dolu olan bir cesuryürek, ne dünyanın her yanından, her dil, din, ırk, kültürden ve yaştan yüzlerce öğrencinin yaşamına ve eğitimine katkıda bulunmuş eski bir İngilizce öğretmeni, ne ıssız bir adada mahsur kalmış kanadı kırık bir göçmen kuştan başka dostu göremeyen bir gurbetçi, ne de nacizane defterinin  sayfalarında gizli kalan yazdıklarıyla şair ve yazar olarak karşınıza çıkıyorum şu anda...  Beni gecenin ikisinde bile uyutmayan bambaşka bir şey bu satırları yazdırttı bana...

 

Kilitli bir kapı vardı önümde; bir türlü kilidi açacak anahtarı bulamıyordum... Uzun bir süredir yazı yazmakta zorlanıyordum. Pek çok yazarın yaşamlarının bir yerinde çeşitli nedenlerle karşılaştıkları ve İngilizce’de ‘writer’s block’, yani, aklına yazacak birşey gelmeme, geçiçi tıkanma ya da yazamama - benim deyişimle ‘ilham alamama’ ya da ‘kıvama gelememe’ - hastalığına, yakalanmıştım. Yazmanın nefes almak kadar önemli, yaşamsal bir gereksinim olduğuna inanan birinin, bu geçici ama ‘göreceli olarak’ uzun süren hastalığının onun için ne anlama geldiğini herhalde aydın bir insan olarak tahmin edebilirsiniz. Ancak, başınıza hiç gelmediyse, sadece kitap okuyan bir ‘okur’ iseniz, tam olarak anlamak zor olabilir. İnsan, bazen kendi durumunu bile anlamakta zorlanıyor... Başkalarından daha fazlasını beklemek de haksızlık olur herhalde...

 

Bu gece beni yatağımdan kaldırıp bu satırları yazdıran, 2006 yılının 29 Temmuzu’nda, çok sıcak bir günde benden çok uzaklarda bir hastane yatağında, can dostum, canım babacığım, Faruk Bey’in hastalıkların en ölümcülü olan akciğer kanserinden, acılar içinde son nefesini verdiği günün altıncı yıldönümü. Altı yıllık gönül yaramın, yüreğimdeki derin boşluğun, okyanuslara sığmayan dost özleminin esir ettiği sabaha uzanan bir geceyarısı bu... 

 

Şimdiye kadar ‘Babacığıma hasret mektupları’ olarak adlandırdığım yazdıklarımla duygularımı paylaşarak teselli bulmaya çalışırken, bu geçen sürede yazamadığım her anın, babacığımın hatırasına ve onun dostluğuna bir haksızlık olduğunu düşünmeye başladığım bir noktadayım. Yaşamımın en zor anlarında, can dostum olan, bana hem babalık hem de annelik yapan bu güzel insan, benim yaşamımda en çok sevdiğim şeyle yine buluşturdu beni...  Bana şöyle derdi babacığım: “Oğlum, kitaplar yaşamı öğrenmek için yeterli gibi görünebilir, ancak yaşayarak edindiğin tecrübelerin değerini asla yabana atma. Bir hakikati yaşayarak öğrenmek başkadır, onu kitapta okuyarak öğrenmek başka...’’  Ne kadar haklı olduğunu, gurbetin insanı, uzayda bir kara lekenin parlak bir yıldızı yuttuğu gibi unufak edip yutmasına tanık olduktan sonra daha iyi anladım... Yaşamım boyunca belki de okuduğum yüzlerce kitabın içinde en güzel ve anlamlı olanı, babacığımın şefkatinde, karşılık beklemeyen sevgisinde ve uçsuz bucaksız dostluğunda, benim okuyup iyi bir insan ve ‘adam gibi adam’ olmam yolunda bana ışık tutan, kendi yaşam mücadelesindeki onurlu duruşuyla aklıma ve yüreğime yazdıkları oldu...

 

Yine yıllar önce, gurbette karşıma çıkan bir  arkadaşımın benimsaflığımı ve içtenliğimi   bilen ve beni çok seven babası Erol Amca müdürlük yaptığım büroda yanıma gelip şunları söylemişti: ‘‘Alp evladım, tecrübe nedir biliyor musun? Tecrübe, hayatta yenilen kazıkların bileşkesidir!’’ Onun da ne kadar haklı olduğunu yaşayarak öğrendim. Nasıl ki, kendi başımıza kitaptan çalışarak ya da bir dil kursunda öğrendiğimiz yabancı dil, o dilin konuşulduğu bir ülkede bir insanı konuşmayı yeni öğrenen küçük bir çocuk durumuna düşürüyorsa, sadece kitaplara sıkışıp kalmak da, yaşamın gerçekleri başımıza geldiğinde biz yetişkinleri bile küçücük bir çocuk, dahası yumurtadan yeni çıkmış, sapsarı bir civciv durumuna düşürebilir. ‘‘Acemi çaylak’’ sözü bile durumu tam anlamıyla açıklamaktan uzak kalır...

 

Memlekette babacığımın özverileri sayesinde değerini öğrendiğim, ‘orta direk’ aile koşullarıyla sınırlı düş dünyamda okuduğum Montaigne’nin ‘Denemeler’inden Victor Hugo’nun ‘Sefiller’ine kadar farklı yazarların yazdıkları kalın kitapların içindekiler aramızdan ayrılan iki güzel insanın söyledikleri o iki cümleye ancak sığmıştı...

 

Öğrendim ki, aldığım eğitim, okuduğum kütüphane dolusu kitaplar, benim ancak  yaşamın gerçekleriyle birebir karşılaşarak yaşadığım deneyimlerin ışığında, yaşam denen yolculukta yolumu kaybetmeden inandığım bir ideale gitmemi sağlayacaktı. Ve özellikle, İzmir gibi demokrat bir şehirde doğup büyüyen bir Türk çocuğu olarak, her bakımdan büyük bir insan olan Atatürk ve memleket sevgisi konusunda okuduğum kitaplardan, aile büyüklerimden ve öğretmenlerimden öğrendiklerimin, bu yetişkinlik yaşlarımda benim dünya görüşüme ve insana değer veren, sağlam kişilikli duruşuma nasıl şekil verdiğini, nasıl bir sağlam iskelet gelişridiğini ve yaşama dair ne kadar tutarlı bir temel oluşturduğunu yaşayarak farkına vardım. Yani, şimdiye kadar öğrendiklerim pekişti. Bugünün gerçekleri, yaşanan olaylar ve karşılaşılaştığımız insan tipleri, çok sevdiğim ve okumaktan zevk duyduğum edebiyat, tarih ve coğrafyanın kitaplarından sanki yeniden çıktığını ve hala bilmediğim ne kadar çok şey olduğunu öğrendim...

 

Yıllar önce, öğretmenliğe henüz başladığımda, başroldeki Robin Williams’ın edebiyat öğretmeni Keating’i oynadığı (İngilizce adı ‘Dead Poets Society’ olan) ‘Ölü Ozanlar Derneği’ filmini ilk defa Kadıköy’de bir sinemada, adeta kendimden geçerek izlemiştim. Bay Keating,  derse başlarken okutmakla  sorumlu olduğu Edebiyat kitabının ‘şiiri tanımlayan’ giriş bölümünü öğrencilerine yırttırmıştı... Çünkü şiir, derinde bir yerlerde gizlenen duygu ve düşüncelerin, yapısal kuralların esiri olarak tanımlanması sınırlamasının çok ötesinde bir boyuttaydı; bir sözcükle roman yazmaktı; koskoca bir yaşamı bir mısraya sığdırmaktı; dahası, şiir okumak ve yazmak bir yaşam biçimiydi. Öğretmen Keating, öğrencilerine, İngilizcesi ‘Seize the day’, Latincesi ‘Carpe Diem’ olan, ‘Günü Yakalayın’ ilkesini kendi yaşam felsefesiyle yoğurup öğrencilerinin yaşamına kattıklarıyla öğretmişti. Onların, sadece kitapların ya da eski resimlerin tozunda kaybolan sıradan insanlar, silik karakterler olarak kalmayıp, aksine kendi özgü kişilikleriyle, özgür bireyler olarak yaşamın her anındaki mutluluğu yakalamalarını dersinin ana amacı yapmıştı. Sinemadan dışarı çıktığımda, bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda elimdeki şemsiyeyi açmadan yürürken, serin sonbahar yağmuru o filmdeki Bay Keating’in ‘Günü (ya da anı) yakala’ sözünü ta yüreğimde duymamı sağlamıştı. Hem öğretmenlik mesleğimde hem de özel yaşamımda, bir şair olarak bana yön veren bu söz, ne aklımdan ne de yüreğimden hiç silinmedi... Ve silinmeyecek de...

 

Babacığımın ölüm yıldönümünün yeniden yazmaya başlamamın nedeni ve hüzün gözyaşlarımın, benim için satırlarımda can bulan bir bebeğin doğumu gibi olması, belki de pek çoğumuza ironi gibi gelebilir. Ama babacığımın özleminde yaşam bulan yüreğimdeki coşku beni ayağa kaldırdı, yeniden yazmaya zorladı. Yani, bana ilham veren acı, yaşamsal önemi olan yazmama ilham kaynağı, gözyaşlarımsa mürekkebim oldu, Yaşamın, okuduğum kitapların çok ötesinde, kişisel deneyimlerimin ciltlenmiş hali  olduğunu bana mutfakta yemek yaparkenki sohbetlerimizde anlatan babacığım, bu satırları yazarken de yanımdaydı... Beraber yazdık... Yürekten, içten, cesurca, sevgiyle ve dostça...

 

Saat sabahın 4:30‘u... Gözlerimden uyku akıyor... Ama o kadar mutluyum ki bu sabah... Gökyüzüne fırlatılan roket uzaydaki yolculuğuna çıktı... Fırlatırken bütün kalbimle hedefine ulaşacağına inandığım ok yola çıktı... Nur topu gibi bir evladım doğdu bu satırlarda bu sabah... Yüreğim aydınlandı... Yaşamak güzelmiş...

 

Merhaba, sabahın ilk ışıklarıyla gönlümü yeniden aydınlatan ilham; bu yazımı sabırla okuyup duygu ve düşüncelerimin derinliklerinde gizli kalmış acı-tatlı tecrübelerimle dolu gönül yolculuğuma ortak olan değerli insanlar, merhaba...

 

Alp İçöz

Yorumlar

Sepetinizde ürün bulunmamaktadır